ups!

çok mutsuzum ben be! n'apcam?

doğum günü partilerindeki dram

bir insanın doğumgününde "iyki doğduunn bilmemneee" diye şarkı söylenirken öylece durması ne zordur ya? nasıl bir yüz ifadesi takınacağını şaşırıyor insan ve çoğu kişi de çareyi şarkıya katılmakta buluyor zaten.

doğumgünlerinde yaşanan drama bir son verilmesini diliyorum. "iyiki doğdun" şarkısı söylenirken mumlar üflenip geçilsin, doğum günü çocuğu mumlara üfleyince şarkı sona ersin. hele bi de ortada pasta mum falan yoksa çok acı oluyor. son doğumgünümü bi barda kutlarken, gitarist "iyki doğdun dora" diye şarkı tutturmasın mı? ne yapacağımı şaşırıp biriki eşlik edip son çare olarak birama sarılmıştım.

Sıradan Bir Gün

O kadar derin uyumuşum ki saçma sapan ve korkunç bir rüya gördüm uyanmadan az önce. Başıma gelip "niye sabaha kadar oturuyosun" diye cırlayan anneme ilk sorduğum soru "dudağım uçuklamış mı" oldu. Ondan sonra da "sabaha kadar oturmadım be! 1'de yattım" diye savunmaya geçtim.

Kalktım, yüzümü yıkamaya giriştim ama o kadar şiş ve yağlanmış ki, suduklarım da boğazıma kadar akmış muhtemelen, uçuklamış dudağımla "ıyyy" diye bir ses çıkararak aynadaki yansımama ondan iğrendiğimi belirttim.

Kahvaltı delisi bir insan olmama rağmen nedense artık çabucak doyduğumu hissediyorum ve ondan sonra da gün içinde bin defa acıkıyorum. Bu, gelecek günlerde ufak bi balinaya dönüşeceğimin göstergesi olsa da "can boğazdan gelir" sözünü eden atalarımıza güveniyorum. Zaten nedense hep işime gelen zamanlarda işime gelen laflar edenlere güveniyorum. Tam bir "insan"ım değil mi? ehe

Kahvaltıdan sonra televizyona bön bön bakarak geçen bir ki saatin ardından yukarıdan gelen matkap sesiyle oturduğum yerde bir kere zıpladım. Bi de birden başlıyor ya, çok sinir bozucu. En nefret ettiğim şeylerden biridir ki şu anda bilgisayar kucağımda, ayaklarımı uzatmış bir şekilde yazarken suratım ne halde olduğunu öğrenmek için adı şu anda aklıma gelmiyor ama bi komedyen vardı ya hani filmlerinde ağzını burnunu yamulturdu, alt dudağı sola giderken üst dudağı sağa kayardı (jim carrey değil) onun bi fotoğrafına bakmanız yeterli.

Ayrıca şu an Derya Baykal'ın programında yapılan tatlıyı görmenizi isterdim. Bildiğin bok görünümlü, üzerindeki ceviz mi fındık mı ne onlar da kabız olunmuş hissi veriyor. Nimete laf edilmez ama televizyon ekranlarında harika diye sunulan şeylerin bir çoğunun uydurma olduğunu gözümüze soktu sağ olsun. İnsan bi şekil verir be hiç olmazsa. Bizim evde mutfakta görsem bu tatlıyı, kediye kızarım "ulan mutfağa mı yaptın" diye.





İnternetsiz Bir Yaşam İçin Elele

Facebook hesabımı kapattım, sözlük entrylerimi sildim. Artık daha huzurlu bir insanım. Yazdığım diğer sitelerdeki üyeliklerimi de sonlandırcam. Daha fazla kitap okumalı, daha fazla sesli konuşmalıyım. Buna karar verdim.

---> dora, yazdığı bu postla söylediğiyle çelişiyor. Bunun fena halde farkında.


Rihanna


Hayatımda bu kadar saçma giyinen bi kadın daha görmedim.

Yandaki fotoğrafa kafanızda "doinngg" efekti çalarken bakmanızı öneririm.

bu ne ya?






Blog Olayı

Aslına bakarsanız ödül alan, deli gibi takip edilen blogcuları kıskanıyorum. Belki bu yüzden önceki bloğumu kapatmış bile olabilirim. Gerçi çok takip edilebilmek sabır isteyen bir şey. Yani aksatmadan yazacaksın, daha da önemlisi çok uzun süre aynı adreste yazacaksın seni kaybetmesinler, adın aşina olsunlar. Bu da benim için oldukça zor. O kadar sabırsız bir insanım ki bazen kahvaltı yapmayı çok özlediğim için sabah olmasını beklemeden geceden yaptığım olur (mübalağa etmiyorum).

Böyle bir insanın bir azimle çalışıp bir işte başarı kazanmak için tırnaklarıyla kazıyarak, neydi o kelime, şu anda aklıma gelmiyor, böyle düzenli olarak, inatla, ne istediğini bilir bir şekilde ilerlemesi oldukça zor. Tırnaklarımla kazıdığımdan emin olabilirsiniz, zaten o şanslı doğan çocuklardan değilim ben, çoğu şeyi kendi azmimle (doğru kelime bu, evet) elde etmek zorunda kaldım ve hala da öyle. Ama bir sorun var ki o kadar emek verdiğim şeyi elimin tersiyle itip, her şeyi geride bırakıp, sanki o kadar uğraşmamışım gibi, bambaşka bir şeye sıfırdan başlamayı göze alabiliyorum. Blog olayında da öyle oldu. Evet, bir zamanlar az da olsa sıkı takipçileri olan bir bloğa kilit vurup yeni bir adres alıp bu kez kendimi anlatmaya karar vermemin üzerinden sadece bir gün geçti.

Bloglarla ilgisi olmayan insan bu bloğa girip de bu yazıyı okumaz, blogcular da blog tutmanın bir blogger için önemini bilirler zaten ama bilmeyenler için söylemek istiyorum ki bu blog camiasında bir sürü dostluk kurulduğunu, neye benzemediği bilinmeyen bir insandan nefret edilinebileceğini ya da sadece merak edilinebileceğini, aşık olup kin tutanları, hayatlarını anlatıp hiç tanımadığı insanlar tarafından yapılan yorumlara verilen tavsiyelere göre şekillendirenleri, sadece bir kişi okusun diye yazmaya başlayıp gördüğü ilgi karşısında yazdığı kişiyi unutanları gördüm. Şaşırtıcı değil mi? Tıpkı bir kendini bilmez hatun söylemişti hani, ekşisözlük yazarları nicklerinin arkasına saklanıp kendi egolarını tatmin ediyorlar, diye; onun gibi ama burada olaylar biraz daha farklı.

Blog yazarlarının çoğu kendilerini gizlemez. Gizleyenler de artık fazlasıyla özel hayatlarını ifşa edip ortaya çıkmaya cesaret edemeyenlerdir. Çok azı da yazdığı her cümleden birinin okuyan tanıdıkları tarafından kendi üzerine alınacağını tahmin ettiği için ortaya çıkmayı tercih etmeyen ve bloğunu duyurmak istemeyenlerden oluşur. Bu blogla birlikte ben de bu kategoriye dahil olacağım gibi görünüyor.

Hadi bakalım...






Sevmek

Uzun zamandır dinlemediğim şarkıları dinlemeyi seviyorum. Teoman'ın yeni şarkılarından hazetmiyorum ama eskileri bir harika. Mesela şu an "aşk nedensiz sevmekmiş" dinliyorum ve bu beni eski yıllara götürdü.

Eski yıllar? Yo, yo... Fazla özlediğim kişi yok eski yıllarımda. Hatta iyi ki geçip gitti o yıllar diyorum. Hatta lise dönemi güzel geçen insanlara sinir olurum. Varoş bir okulda, ne müzik, ne tiyatro hiçbir doğru düzgün aktivite olmadan "siz kendinizi kurtarmak zorundasınız" diyen öğretmenler gözetiminde düz bir inek olmaya zorlandık. Ve işin ilginci biz diye adlandırabileceğim çoğumuz dümdüz bir inek olarak kabul ederek içimizden taşan hislerimize ve kafamızdaki onca soru işaretini içimize batırarak mutsuz bir ergenlik dönemi geçirdik.

Herkesinkinden daha normal bir ergenlikti bizimki. Ne dövme yaptırdık, ne piercing, ne de okulu kırdık bir sigara için. Sigara da içmezdik zaten. Birbirimizi sevecek kadar bile asi değildik. Asiliğimiz yüzümüze yansırdı bir tek. Ne kadar mutsuz olduğumuzu herkes görsün isterdik ama hepimizin suratı birbirine benzediği için kimse anlamazdı.

Çok hoş...

Varoş bir okulda dört yılımızı geçirdik. Sonra üniversite yılları. Yüzeysel ilişkileri görüp iğrenme, o kötü varoş okulun koridorlarındaki mutsuz arkadaşlığı özleme. En çok şaşırdığım bu olmuştur hep. Neden o kadar kurtulmak istediğin liseyi özlediğini o zaman anladım insanların. Çok fazla yüzeysellik vardı çünkü hayatta. Asıl ergenlik ondan sonraydı belki. Bir an önce büyümek isterken tekrar çocuk olma isteği. Varoş bir okulun dört duvarı arasında sadece kafamızdaki soru işaretleriyle baş edebilme güçlüğü, o soruların cevabını bulduğunda yaşadığın hayal kırıklığından daha kolay atlatılırmış. Bunu anladığında her şey için çok geç oluyor ve bu dönemin bir an önce geçip gitmesini diliyorsun. Çünkü gelecek yıllar için hala umut besliyorsun. Bu umut, her yeni sevgilide yeniden filizleniyor. Sonrası yine hüsran. Bir süre sonra artık sevgililer de eskimiyor. Bu lafla aslında ne kastedildiğini de şimdi anlıyorum. Eski sevgiliyi unutamamak değil kastedilen, herkesin aynı olduğu. Hayal kırıklığının yine yaşanacağı, aynı hataların tekrarlanıp tekrarlatılacağı anlatılıyor, karakterler değişse de... Acı ama gerçek...

O kadar gerçek ki artık umut besleyemiyorsun, heyecanın kalmıyor.

Üniversitede daha çok birinci sınıfta samimi olduğum, sonra o beni ben de on garip bulunca iletişimimizi kopardığımız bir arkadaşım vardı. İlişkisinin kimsenin ilişkisi gibi olmadığını düşünür, mükemmel bir ilişkisi olduğunu söylerdi. Sonra o çocuktan ayrılıp başka biriyle birlikte olmaya başladı, onun için de aynısını söylemeye devam etti. Bunun yanında tek derdi evlenmek gibi görünürdü gözüme. Ama yine de onun ilişkisine o derece sahip çıkıp bu ilişki kimsede yok diye benimsemesini anlayamazdım. Belki de öyle benimsemiyordu da öyle göstermekten hoşlanıyordu, bilemiyorum.

Nasıl öyle hissedebildiğini yıllarca anlayamadım. Ta ki bugüne kadar. Evet, şimdi ben de öyle hissedebiliyorum. Demek ki gerçekten sevmek gerekiyormuş ve gerçekten sevilmek. O kadar yabancı bir duygunun içindeyim ki çoğu zaman bocalıyorum. O da bu duruma anlam veremiyor ve beni şaşkınlıkla izliyor ama anlatamıyorum. "Şimdiye kadar kimse tarafından gerçekten sevilmedim, nasıl davranacağımı bilemiyorum, affet" diyemiyorum.

Lanet olsun, diyemiyorum.


Sıfırdan Başlamak

Yazmakla uğraşan her insan gibi ben de yazmaya günlük tutmakla başlamıştım. Özellikle kız çocukları için gelenek gibidir ya, olmazsa olmazıdır hayatlarının. Öyle bir şeydi herhalde benimki de. Ama bu gelenekselleştirme hali çok uzun sürmedi benim için, iyi bir yazar olmak istiyorsan öncelikle düzenli olarak günlük tutmalısın fikrini benimsemeye başladım kısa sürede.

Sonraları herkesin beğenisine sunulan denemeler kaleme almaya başladıkça ve ardından öyküler, bir süre sonra kendimi tekrarladığımı fark ettim. Bunu fark edince de zaten köşeye çekildim, utandım, yediremedim belki.

Yazamamaya başlamam da böyle hissetmemden çok sonra değil. Yazamamak, yazarak rahatlayan bir insan için büyük eksiklik, eziklik. Uzun süre yazamayınca kaçınılmaz olarak bir daha yazmamaya karar veriyorsun. Ama verdiği acı, alması zor olan bu kararı yıkmayı o kadar da zorlaştırmıyor.

Geriye kalan sadece nasıl tekrar yazabileceğini bulmaya çalışmak. Tekrar bir blog açıp, yazmaya devam etmek için çok direndim, bu güne kadar. Sanırım hangi dönem olursa olsun, istersen eskiden yığınla laf yazmış ol, bi sürü öykü anlatmış; bitti mi bitiyor, gitti mi gidiyor işte. Öğrencilik hiç bitmez denir ya, ben bitirdiğimi sandığım için şimdi tekrar başlamak zorundayım sanırım.

Günlük yazmaya başlıyorum yeniden. Tekrar yazabilmek adına. Başlıyorum evet. Hadi bakalım...