Eski yıllar? Yo, yo... Fazla özlediğim kişi yok eski yıllarımda. Hatta iyi ki geçip gitti o yıllar diyorum. Hatta lise dönemi güzel geçen insanlara sinir olurum. Varoş bir okulda, ne müzik, ne tiyatro hiçbir doğru düzgün aktivite olmadan "siz kendinizi kurtarmak zorundasınız" diyen öğretmenler gözetiminde düz bir inek olmaya zorlandık. Ve işin ilginci biz diye adlandırabileceğim çoğumuz dümdüz bir inek olarak kabul ederek içimizden taşan hislerimize ve kafamızdaki onca soru işaretini içimize batırarak mutsuz bir ergenlik dönemi geçirdik.
Herkesinkinden daha normal bir ergenlikti bizimki. Ne dövme yaptırdık, ne piercing, ne de okulu kırdık bir sigara için. Sigara da içmezdik zaten. Birbirimizi sevecek kadar bile asi değildik. Asiliğimiz yüzümüze yansırdı bir tek. Ne kadar mutsuz olduğumuzu herkes görsün isterdik ama hepimizin suratı birbirine benzediği için kimse anlamazdı.
Çok hoş...
Varoş bir okulda dört yılımızı geçirdik. Sonra üniversite yılları. Yüzeysel ilişkileri görüp iğrenme, o kötü varoş okulun koridorlarındaki mutsuz arkadaşlığı özleme. En çok şaşırdığım bu olmuştur hep. Neden o kadar kurtulmak istediğin liseyi özlediğini o zaman anladım insanların. Çok fazla yüzeysellik vardı çünkü hayatta. Asıl ergenlik ondan sonraydı belki. Bir an önce büyümek isterken tekrar çocuk olma isteği. Varoş bir okulun dört duvarı arasında sadece kafamızdaki soru işaretleriyle baş edebilme güçlüğü, o soruların cevabını bulduğunda yaşadığın hayal kırıklığından daha kolay atlatılırmış. Bunu anladığında her şey için çok geç oluyor ve bu dönemin bir an önce geçip gitmesini diliyorsun. Çünkü gelecek yıllar için hala umut besliyorsun. Bu umut, her yeni sevgilide yeniden filizleniyor. Sonrası yine hüsran. Bir süre sonra artık sevgililer de eskimiyor. Bu lafla aslında ne kastedildiğini de şimdi anlıyorum. Eski sevgiliyi unutamamak değil kastedilen, herkesin aynı olduğu. Hayal kırıklığının yine yaşanacağı, aynı hataların tekrarlanıp tekrarlatılacağı anlatılıyor, karakterler değişse de... Acı ama gerçek...
O kadar gerçek ki artık umut besleyemiyorsun, heyecanın kalmıyor.
Üniversitede daha çok birinci sınıfta samimi olduğum, sonra o beni ben de on garip bulunca iletişimimizi kopardığımız bir arkadaşım vardı. İlişkisinin kimsenin ilişkisi gibi olmadığını düşünür, mükemmel bir ilişkisi olduğunu söylerdi. Sonra o çocuktan ayrılıp başka biriyle birlikte olmaya başladı, onun için de aynısını söylemeye devam etti. Bunun yanında tek derdi evlenmek gibi görünürdü gözüme. Ama yine de onun ilişkisine o derece sahip çıkıp bu ilişki kimsede yok diye benimsemesini anlayamazdım. Belki de öyle benimsemiyordu da öyle göstermekten hoşlanıyordu, bilemiyorum.
Nasıl öyle hissedebildiğini yıllarca anlayamadım. Ta ki bugüne kadar. Evet, şimdi ben de öyle hissedebiliyorum. Demek ki gerçekten sevmek gerekiyormuş ve gerçekten sevilmek. O kadar yabancı bir duygunun içindeyim ki çoğu zaman bocalıyorum. O da bu duruma anlam veremiyor ve beni şaşkınlıkla izliyor ama anlatamıyorum. "Şimdiye kadar kimse tarafından gerçekten sevilmedim, nasıl davranacağımı bilemiyorum, affet" diyemiyorum.
Lanet olsun, diyemiyorum.

1 yorum:
Merhaba;
bir üstteki yazıdan çok bu haketmiş yorumu bence...
Yazının son bölümündeki nasıl davranılacağını bilememek mevzuu için en iyi yöntem sanırım akışına bırakmak. Denemiyorsa dememek, denebildiği an demek. Karşı tarafın ne istediğini çokça düşünmek, eninde sonunda onun istediği gibi bir insan yapmaya başlıyor bizleri ve zaten asıl ilişkiyi tüketen de tam olarak bu.
Yazımı okurken gerilmeye gelince; yahu ben bile kendimi okurken geriliyorum. Geçenlerde bu durumu önce kendime, sonra da bir arkadaşıma sordum. Yahu dedim millet benden tırsıyor olabilir mi? Yok mok dedi ama ikna olmadım açıkçası. Fakat n' apalım ki şimdiki ben bazen biraz bu, bazen biraz şu.
Neydi...heh, iyi bloglamalar :)
Yorum Gönder